İNSAN..

Tarih: 21 Şubat 2018

Hepimiz, varlığımızın dünyaya bir anlam katmaya başladığı ilk anlarda hiçbir şey gizleyemeyecek kadar masum, bunu fark etmemiz zaman aldığından muhtemelen büyük oranda bilinçsiz ve aklınıza gelebilecek her şeye ziyadesiyle açıktık.

Kimimize göre dünyaya gelmeden önce çoktan öğrendiğimiz şeyler vardı, kimimize göre henüz bilinmeyen bir kitabın ilk satırlarıydı o anlar; yazmaya ve okunmaya değer.

Çoğumuzun hikayesi, bağıra çağıra ağlayarak başladı.

Korktuğumuzda ağladık, acıktığımızda ağladık, canımız yandığında hatta bazen hiçbir sebebi yok zannedilirken ağladık.
Durdurmadan, beklemeden, çıkarsız ve dünyanın bize sunacağı iyi kötü hiçbir şeyi tahmin bile edemezken..

 

Güldük.

Gülmek; kimsenin durdurmaya gücü yetmeyeceğini bilmemiz gereken, ağlamak kadar doğal ve büyük bir güçtü; hayatımızın incecik iplerinde hatıralar sıralanmış fotoğraflara dönüşse, en mühim fotoğraflar güldüğümüz anlardan çıkardı.

Hayat aynı anda hem okunmaya değer bir hikayeydi, sonra bir şiir olacaktı hatta; hem de bir yoldu, belki de bu yüzden yürümeye ve konuşmaya başladık hemen.

Yedik, içtik, şaşırdık, öğrendik, güçlendik ve dizlerimizi yaraladık; en önce.

Eğer duymuş ve anımsaydık birileri varsa hayatımızda, o hiç hatırlamadığımız vakitleri hayal edebiliriz sayesinde.
Hayal etmeyi öğrendiğimiz masallar mıydı, yoksa doğar doğmaz biliyor muyduk bunu da?

Söylediğimiz ilk kelimelerle şimdikiler arasında ne çok fark var.. Seslendiğimiz biri belki yok artık dünyada, çok sevdiğimiz o çikolatadan bulamıyoruz artık ya da acıktığımızda çözüm bunu yalnızca söylemekten çok daha basit.. Ya da bazen o bile zor..

 

Kolayı ve zoru öğrenmek gibi, kötüyü ve iyiyi öğrenmekti nihai işimiz, tecrübe ede ede.
Bir keşifti çünkü hayat, birçok maceraya çoktan hazırdı, anlamak zaman alsa bile..
Ve o uzun ya da kısa zamandı hayat, ya da bir pazara çıkmaktı, sık sık bir kuşun sesini duyabilmek, renklerini görebilmek, ne kadar özgür olduğunu düşünebilmek ve bir kafese hapsetmeye meyilli olmaktı; bir çok şeydi ve bazense hiçbir şeydi.

Yine çoğumuz hiçbir zaman tam olarak bilemeden toprakla birleşeceğimiz halde,  hayatın ne olduğunu özümseyecek yaşa gelene kadar yine milyonlarca kez ağladık, iki katı güldük, kilometrelerce yürüdük; gitmek ya da kalabilmek için, bazen unutabilmek istedik hayatımızın o ilk üç-beş senesini unuttuğumuz gibi, bazen bir çizgi filmin içinde olmak ama yeter ki bulunduğumuz yerde olmamak istedik, çok şey istedik, çok şey izledik, çok bilemedik, çok sevdik..

Ve, çok gizledik.

 

Gizlediğimiz her duygunun içimizde bir kor alev gibi yana yana diğer duygulara sıçradığını, sonra bütün hissiyatımızın bir patlama anında tamamen kül olduğunu ve bir anka kuşu edasıyla küllerimizden yeniden doğabildiğimizi gördük.

Adeta bir çocuğun ilk kez gördüğü tavus kuşuyduk hatta; güzelliklerimizi korkmadan gösterdiğimiz de oldu, hiçbir şey yapmadan etrafı seyrettiğimiz de.. Merak etmelere, gönül vermelere, ilk görüşlere, ilk affedişlere ve son bakışlara yenildik.

Kendimizi kendimizden sakladığımızda, ruhumuza yenildik.

Olduğumuzdan başka biri gibi davranmayı öğrendiğimizde; bir oyun biterken, öteki başladı.
Mişlerle dolu bir sahnede, maskelerimizi düşürmemeye çalışırken, unutulan ya da unutan olmaya uğraştık.
Hiç sormadığımız soruların cevaplarını çoktan biliyorduk halbuki; öğrenmek hızlıydı, sevmek bir andı, şarkılar birkaç dakikaydı, güneş bir gün batar ve yine bir gün doğardı.

Bu çırpınışın nedenini bulamadık yalnızca.

Neden zorunda kaldık? Neden kendimizi bizi biz gibi kabul eden insanların hatta kedilerin kollarına atmayı değil de; olmadığımız bir rol oluşturmayı seçtik kendimize, hayatımızın baş rolü iken hem de?

 

Neden beni bu halimle kabul edip, aralarına almıyorlar? Neden beni sevmeleri için inanmadığım halde sürekli onların ilgisini çekip onlarla konuşmak zorundayım? Neden onların arasında bencil olmak zorundayım? Neden var olabilmek için rekabet etmek zorundayım?

 

 

Hayata dair küçük bir sır vermeli şimdi; gerçek olmayan o inançsız mutluluk, mutsuzluğun en can acıtıcı türüdür.

Hayvanların, ağaçların, çiçeklerin, hatta zambakların bir türü olduğu gibi; mutluluğun ve mutsuzluğun, umudun ve aşkın da türleri vardır.

Çaresizliğin en acı türüyse, saklanmaktır..  Saklanmak; kendini çaresiz sanmak, koşmaktan ve yorulmaktan kaçmak, öylece durmaktan bile imtina etmek, hiç yaşamadığınız bambaşka bir hikayenin yazarı olmaktır.

Kimse çıkmadığı yola revan olmasın.
Çünkü insan, insana uzak..
Çünkü insan, en azından, kendine yakın kalsın.

Çünkü insanın gözlerini açtığı ilk günden beri tek gerçek, arkası görünen bir cam gibi olan ruhunu bütün hafifliği ve yüküyle taşımasıdır.
Çünkü düşmek, maskemiz yere düşer diye korkmaktan çok daha iyidir.


Okumaya Devam Et

[There are no radio stations in the database]