Güneşli Günler Göreceğiz!

Tarih: 16 Nisan 2017

Yıl 1927..

Dikenli, taşlı, ölümcül yollardan geçilmişti.

Ve gidenlerin önüne geçilmemişti.

Nereye gittiklerini hiç sormadılar.

Annelerini özlediklerini hiç söylemediler.

Hiç aşık olmadılar.



Çoğu çocuktu.. Kimi soğuğa karşı koyamadı, kimi mermiye.. Şikayet etmedi kimse olduğu yerden. Yediklerinden ve yemediklerinden söz etmediler bile. Özlemlerinden, kaygılarından, son nefeste düşündüklerinden haberi olmadı kimsenin.

Hiçbir vakit kız çocuğu olmamış; kanlı yaraları sarıp, kendi yaralarına dönüp bakmamışlardı.. Güzel, gururlu, güçlü, onurluydu kadınlar. Ruhlarını teslim ettiler de, teslim olmadılar bir kula.
Sancılar içinde, pişmanlığın adı dahi anılmamış kayıpların ardından kazanılmış bir memleketin; destan yazan, özgürlük arzusuyla yanıp tutuşan insanları, dimdik ayaktaydı şimdi. Minnetle ve umutla bakıyorlardı gökyüzüne. Baktıklarını görebiliyorlardı.

Yaşanabilirdi artık.

Oğullarının, analarının, babalarının, sevgililerinin, kardeşlerinin; hürriyet ve vatan için toprakla bir edilmesine sabredebilirlerdi ancak..

Öyle de oldu.

Aylardan Ekim.

Bir milletin uyanışına öncülük etmiş, cephelerden ve güçlükten hiç kaçmamış, yurduna Cumhuriyet’i yakıştırmış Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk, uyanışı yazmaya o sene geçirdiği bir kalp krizinden sonra karar verdi. Bu vesileyle Atatürk “tarihi yapan kişi” olmaktan çıktı ve tam anlamıyla “tarihi yazan kişi” oldu.

“19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktım” cümlesiyle başlayan Nutuk, memleket tarihinin birinci el eseridir.

Atatürk tarafından, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Ankara’da toplanan İkinci Kurultayı’nda 36.5 saat süren ve altı günde okunan tarihi bir hitabe olduğu için Nutuk adını aldı.

Nutuk’un ikinci cildinin sonunu Atatürk, “Türk Gençliğine Bıraktığım Emanet” metni ile bitirdi…

Mustafa Kemal’in manevi kızı Afet İnan ise, Gençliğe Hitabe’nin hikayesini şöyle anlatmıştır:

“Atatürk’ün çevresinde kalabalık bir aydınlar topluluğu vardı.  O, adeta arkadaşlarına bir sürpriz hazırlamanın sevinci içinde “oturunuz ve dinleyiniz” dedi. Nutuk’un sonuna koyacağı satırları yüksek sesle okumaya başladı. Dinleyicilerin nefes dahi almadıklarını sanıyorum, yahut bana öyle geldi; çünkü ben kendimi öyle hissediyor ve milli bir heyecanın etkisinde yaşıyordum. Bütün milli mücadelenin tarihi olan Nutuk, bu satırlarla son bulacaktı. Atatürk, bu metni okuyup bitirdiği zaman, derin bir nefes almış,  fakat iki damla gözyaşını da bizlerden saklamamıştı. Bunu da gayet iyi hatırlıyorum. 

Atatürk, coşmuş konuşuyor ve başkalarına konuşma fırsatı vermiyordu. O, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği üzerinde duruyordu. Gençliğe Hitabe yazısını ilk dinleyenlere methetmek fırsatını dahi verdiğini hatırlamıyorum. Zaten methedilmeyi pek sevmezdi. Bir gün, “Beni methetme sözlerini bırakınız, gelecek için neler yapacağız onları söyleyiniz“ demişti. Sözleri hala bugün dahi kulaklarımda akisler yapmaktadır: “Gençliği yatıştırınız. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler uygulamaya geçtiği vakit, Türk milleti yükselecektir” diye telkinlerde bulundu. O, Türk gençliğinin sağduyusuna ve vatan sevgisine inandığını ve onlara güvendiğini söylüyordu.”

Mustafa Kemal Atatürk, o tarihi hitabeden evvel ise konuşmasına şöyle başlamıştır:

“Sayın baylar, sizi, günlerce işlerinizden alıkoyan uzun ve ayrıntılı sözlerim, en sonu tarihe mal olmuş bir çağın öyküsüdür. Bunda, ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmiş isem kendimi mutlu sayacağım. Baylar, bu söylevimle, ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.

Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır.
Bu sonucu, Türk gençliğine kutsal bir armağan olarak bırakıyorum.”

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı!

İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklal ve Cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”

Bahşedilmiş vatan için, bahsedilen “bir gün”, bugündür.

Yarına, umutla!


[There are no radio stations in the database]