İnsan Ne İle Yaşar?

Tarih: 11 Ağustos 2018

Tolstoy sormuş.

“İnsan ne ile yaşar?”

Kral, doğru yanıtları aradığı için, yakınlardaki bir bilgeye danışmaya karar verdi. Bilge kişi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşıyor, yanına halk dışında kimseyi kabul etmiyordu. Bu nedenle kral, halktan biri gibi giyindi ve yola düştü. Bilge kişinin yaşadığı kovuğa yaklaştıklarında, kral atından indi ve korumalarını orada bırakıp yola tek başına koyuldu. Bilgenin olduğu yere vardığında onu, yaşadığı kovuğun önüne çiçek tarhları kazarken gördü..

“Ey bilge kişi, size birkaç önemli konuda danışmaya geldim” dedi.

“Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla gereksinim duyduğum, dolayısıyla ötekilerden daha fazla ilgi göstermem gereken kişi kimdir? En önemli ve her şeyden önce gelen sorum ise şu: kendimi vermem gereken iş nedir?”

Arzuların, pişmanlıkların ve acıların sonsuz olduğu, çocuk ellerinin çok acıdığı, olmayan duvarların ardında kalan herkesin görünmezlik sihrine vakıf olduğu, gitmenin kendine kalmaktan başka hiçbir işe yaramadığı, herkesin herkesi mutlaka unuttuğu ve her şeyin hatırlandığı kadar olduğu bu dünyada; yaşlı gözlerin sorgulayıcı bakışları altında yaşayan, kuşların bile özgürlüğüne kasteden insanoğlu; ne ile yaşar?

 

 

Bilge, büyük bir dikkatle kralı dinledi, fakat bir yanıt vermedi. Döndü, yapmakta olduğu işini sürdürdü. “Yoruldunuz” dedi kral. “Küreği bana verin de siz biraz dinlenin.” Bilge kişi, “sağ olun” dedi ve küreği krala verdi, yere oturup dinlenmeye başladı. Kral, iki tarh kazdıktan sonra sorularını yineledi. Bilge kişi, ona yanıt vermek yerine ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve “Siz biraz dinlenin, bir parça da ben çalışayım” dedi. Fakat kral, küreği bilgeye vermedi ve tarh kazmayı sürdürdü. Saatler birbirini kovalıyor, güneş yavaş yavaş ağaçların ardından batmaya başlıyordu. Sonunda, kazmayı toprağa saplayıp bilgeye döndü. “Ey bilge kişi, senin yanına, sorularıma bir yanıt bulmak için geldim! Eğer yanıt vermeyeceksen, söyle de evime döneyim.” Bilge kişi, gözlerini uzaklara dikti. “Bak, bir adam koşarak buraya geliyor” dedi. “Bakalım kimmiş, ne istiyormuş..”

Özgürlüğüyle mi?
Küslüğüyle mi?
Uyanıp uyanıp asfalta çakıl taşları gibi dökülmeleriyle mi?
Gülerken bile birçok kez kendini ağlarken yakalayan, saklambacın tehlikesini dahi yitirmiştir artık.
Kendinden bile kaçan insan, ne ile yaşar?
Yaşamak, var olmak demek değildir.
Ölmek de, var olmamak değil..

 

Kral, arkasına döndüğünde, bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Bayıldı ve yere düştü. Kral ve bilge kişi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral, yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve bilge kişinin havlusuyla sardı, kanı durdurdu. Bu arada akşam olmuş, hava soğumuştu. Kral, bilge kişinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam, gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı. Kral ise, koşuşturmaktan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki, eşiğin dibine çöktü ve orada uyuyakaldı. Kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti.
Sabah uyanınca, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu anımsamaya çalıştı. Kralın uyandığını gören yaralı adam, zayıf bir sesle “Beni affedin!” dedi.

 

Gelinciği görmeli insan belki de.
En kolay yolu bu çünkü.
Rüzgar yüzünden parça parça dağılırken tohum saçıyor oluşuna, varlığını ispatlarken her toprakta çiçek açarak dünyaya bahşettiği güzelliğe hayran olmalı.
İncelik, güçsüzlük demek değildir.
Ve kırmızı..
Şahane bir renktir.

“Ben, kardeşimi astırdığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza bilge kişiyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de pusuya yattığım yerden çıkıp sizi aramaya koyulduğumda, korumalarınıza yakalandım. Onlar beni tanıdılar ve öldürmek istediler. Ellerinden kurtuldum ama yaralıydım. Siz dün akşam yaramı sarmasaydınız, kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, fakat siz benim yaşamımı kurtardınız. Eğer yaşarsam, şimdiden sonra en sadık köleniz olarak size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi yapmalarını emredeceğim. Affedin beni…”

Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu. Onu yalnızca affetmekle kalmadı, uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını da söyledi. Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıktı ve orada yine çiçek tarhı kazan bilgeden, sorularına yanıt vermesini bir kez daha istedi.

 

Derin bir nefes..
Bir yudum saz..
Yıldızların kalabalığı ışıl ışıl.
Her kargaşadan mütevazı bir şarkıyla ayrılabilmeli.
Gecenin bir yarısı mısralardan mısra beğendiğin, her yağmur damlasına bir hayal sığdırdığın, evin bacası tüterken ısındığına sevindikten hemen sonra o bacanın göçmen kuşların evi olduğunu fark edip tebessüm ettiğin o an; ansızın huzuruna dönüp bir kere bakmalı ve sormalı:
“Ben ne ile yaşadım?”

 

 

“Siz, beklediğiniz yanıtınızı çoktan aldınız!” dedi bilge ve şöyle sürdürdü sözlerini: “dün eğer benim güçsüzlüğüme acımayıp şu tarhları kazmasaydınız, buradan ayrılacaktınız ve geri dönerken şu adamın saldırısına uğrayacaktınız. Yani dün sizin için en önemli an, tarhları kazdığınız andı. Sizin için en önemli kişi bendim ve sizin için en önemli iş, bana iyilik yapmaktı. Daha sonra yaralı adam koşarak geldi yanımıza.. Sizin için en önemli an, onunla ilgilendiğiniz andı. Çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, o adam sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla, o zaman sizin için en önemli kişi oydu. Ve yine o zaman en önemli işiniz de onun için yaptıklarınızdı.”

İnsan, iyilikle ve umutla yaşar.
Ve umutsuzluk; kırıldığın yerlere düşmüş keskin parçalarını toplayacağın ellerin elbette yıllardır bedeninde taşıdığın eller olduğunu öğrendiğinde, parmak uçlarını öpe öpe kendinden af dilemek, yani esasında papatya koparmak gibi; birçoğuna kıyasla sakin fakat mutlak bir vazgeçiştir.

Anın sırrını çöz.
Kim olduğuna, kimle olduğuna, kime dokunduğuna ve ellerine iyi bak.

 

“Sizin için en önemli anın, içinde bulunduğunuz an olduğunu hiçbir zaman unutmayın.. Çünkü yalnızca o an, elimizden bir şey gelebilir. Sizin için en önemli kişi ise, o an birlikte olduğunuz kişidir. Çünkü hiç kimse, bir başka kişiyle bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez. Ve sizin için en önemli iş, iyilik yapmaktır. Çünkü, insanın bu dünyaya gelmesinin tek nedeni budur.”

Tolstoy sormuş.
“İnsan ne ile yaşar?”

Tolstoy, sormuş.
“Ne? Ne? Ne?”

İnsan “ne” ile yaşar.
Ellerini acıtma artık!

Ayşe Aslıhan Yoran

Etiketler

[There are no radio stations in the database]