PAZAR GÜNCESİ: BÜYÜKADA

Tarih: 4 Mart 2018

Sezen Aksu şarkılarını ne kadar çok sevdiğimiz malumunuz ancak, “Ada vapuru yandan çarklı” kıvamında bir anlatım değil birazdan okuyacaklarınız…

Birazdan okuyacaklarınız, koca koca köşklerin, çok çok eski ve kim bilir nelere şahitlik etmiş duvarları, bahçeleri ile ilgili.

Birazdan okuyacaklarınız, yüzlerce ‘dilsiz’ aşka şahitlik eden, sessiz, sırdaş sokaklarla ilgili.

Birazdan okuyacaklarınız, lodosun heybetli heybetli estiği gecelerde, kana karışan anasonun da etkisiyle karşıdan Istanbul’u hayran hayran izlemekle ilgili.

Burası, tepelerinde nice adakların adandığı, her sokağında yüzlerce büyülü ağacın size gülümseyerek baktığı, kedilerinin, “Ben ev sahibiyim, hoş geldin” dediği yer…

Burası, Büyükada.

Prens Adaları’nın en büyüğü ve günümüzde en fazla ziyaretçi alan ada, Büyükada. Bakmayın bugün her köşesinde bir başka ‘sihirli’ güzellik sunduğuna, tarihi acılarla dolu Büyükada’nın. Gençliğinde çok üzülmüş, çok acılar çekmiş ancak yanındakilere hep gülümseyen, o acıları hiç göstermeyen bir ihtiyar gibi.

Büyükada’ya ait en derin bilgiler, 1930 yılında keşfedilen ve Büyük İskender’in babası, Makedonya Kralı II. Filip’e ait define ile ortaya çıktı. Define, Karacabey mevkiinde yer alan Rum Ortodoks Mezarlığı yakınında bulundu.

Az önce belirttiğimiz gibi, Büyükada’nın tarihinde acılar yüklü aslında. Bizans döneminde ada üzerine yaptırılan onlarca manastırdan bazıları, imparatorluğun sürgün yeri olarak ünlenen adanın üzerinde ayakta durmayı sürdürüyor.

Bizans tarihçisi Kedrenos’a göre, 569’da İmparator II. Justin kendisine Adalar’ın en büyüğünde bir saray ve bir manastır inşa ettirdi. Büyükada, imparatorun yerleşmesinden sonra Prinkipo, “Prens’in Adası” adını aldı. Sonrasında takımadaların tamamına bu isim verildi.

Karanlık bir dönemdi. Başta Büyükada ve küçük kardeşleri, imparatorluğun dört bir yanından sürgün için gönderilen devlet ve din adamlarının işkence seanslarına ev sahipliği yapıyordu.

Bizans döneminde Konstantinopolis büyük surlarla korunurken, Adalar terk edildi ve düşman kuşatmaları sırasında tahrip edildi. Arap istilaları ve Haçlı Seferleri ile yağmalanan Adalar, Osmanlı egemenliğine geçince güvenli bir atmosfere kavuştu.

Fetihten sonra artan Türk nüfusu ile birlikte bölgeye huzur geldi. Adada Türkler ve Rumlar dostça yaşadılar. 1875’te düzenlenen seferlerle adaya yerleşenlerin sayısı daha da arttı. Büyükada’nın çehresi, bölgeye yerleşen varlıklı Türklerle birlikte değişti. Köşkler, konaklar ve oteller yaptırıldı.

Sonraki yıllar, Büyükada’nın günümüze kadar uzanan çehresini pek değiştirmedi. Yüzyıllar önce ev sahibi olduğu o karanlık dönemler çok geride kalmıştı ancak o dönemin izlerini taşımayı sürdürdü ‘Koca Ada’.

Şimdi gelelim o izlerin neler olduğuna…

İlk olarak, adanın merkezinden Lunapark meydanına kadar bisikletle gidebileceğiniz bir güzergah var elinizin altında.  Bu kısımda altını çizmek isteriz ki; adada geçireceğiniz vakit boyunca gideceğiniz yerlere bisiklet, olmuyorsa yürüyerek gidin. Mesafelerin size göre çok uzun olduğunu düşünüyorsanız, kendinize daha küçük ölçekli bir rota çizin ancak lütfen faytona çare gözüyle bakıp kullanmayın.

Büyükada’nın iskeleye yakın olan merkezinde onlarca dükkan bulmanız mümkün. Bu dükkanlardan saatlik veya günlük olarak bisiklet kiralayabiliyorsunuz. Diyelim ki atladınız bisikletinize; ana hatları kullanacaksınız… Bisikletinizle, biraz da zahmetli olan orta ölçekli bir yolculuğun ardından Lunapark meydanına ulaştınız. İşte bu aşamadan sonrası ciddi anlamda zahmetli çünkü oldukça dik bir yokuşu yaklaşık yirmi-yirmi beş dakika boyunca tırmanacaksınız. Bu durum gözünüzü korkutmasın. Yıllardır eşten dosttan dinlediğiniz o ünlü yapıya ulaşacaksınız finalde… Ve daha fazlasına!

Aya Yorgi Manastırı’na hoş geldiniz!

Aya Yorgi Manastırı, yılda iki kez, 23 Nisan ve 24 Eylül’de ziyaretçi akınına uğrar. Kaos tadında bir kalabalıktan hoşlanmıyorsanız ziyaretiniz için bu iki tarihten uzak durun ancak bu ziyaretçi akınının özel bir nedeni var. Hristiyanların inanışına göre, Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği günden üç gün sonra dirilişinin kutlandığı “Paskalya Yortusu” adı verilen dönem bu.

Manastırı ziyaret ettiniz, girişte aldığınız birkaç mumu, birkaç dilek eşliğinde diktiniz ve binadan ayrıldınız. Eh, yoruldunuz da epey… Şimdi biraz soluklanma zamanı.

Manastırın hemen yanında bulunan tesiste oturup, temiz hava ile birlikte acıkan karnınızı doyurabilir, yanında da keyif için bir iki kadeh atabilirsiniz. Üstelik daha önce hiç görmediğiniz bir manzara eşliğinde. Çünkü siz yudum yudum o manzaraya bakarken, koca Istanbul da size ışıkları ile göz kırpıyor olacak.

Şimdi o, binbir zahmetle tırmandığınız yokuştan aşağı inme zamanı… İnmeden önce etrafınıza bakın, biraz aşağıda, yeşillikler içinde yükselen koca bir bina gözünüze çarpacak.

Burası, Eski Rum Yetimhanesi.

Rum Yetimhanesi, Avrupa kıtasında hala ayakta duran en büyük ahşap bina olma özelliğini taşıyor. Bina, 21 Mayıs 1903’te Sultan Abdülhamit’in ve dönemin Patriki 3. Ioakim’in de hazır bulunduğu bir törenle hizmete açıldı. 206 odadan, büyük bir mutfaktan, görkemli bir kütüphaneden ve 15 kişilik personelden oluşan yetimhane, yatakhaneden başka ilkokul ve çeşitli meslek okulları da barındırıyordu. İlkokulda 3 Rum, 2 Türk öğretmen ders veriyordu. Kimsesiz çocuklar ilkokulu bitirdikten sonra, aynı yetimhane içinde sanat okuluna gidiyor; piyasada kendisine bir iş bulacak kadar çeşitli meslekler öğreniyordu.

Yetimhane, 61 yıllık hizmetten ve Cumhuriyetin kuruluşundan 41 yıl sonra, 21 Nisan 1964’te Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından kapatıldı.

Elinde Osmanlıdan kalan fermanı, Zarifis ve Syngros alilelerinin “bağış belgelerini” bulunduran Patrikhane’nin, binanın iadesini isteyen talepleri ise geri çevrildi. Patrikhane yetimhanenin mülkiyetini geri almak üzere 2005 yılının Nisan ayında AİHM’e başvurdu. Patrikhane’nin başvurusu 12 Haziran 2007’de kabul edildi.

Yola devam ediyoruz…

Az önce belirttiğimiz gibi, kaos tadında kalabalıklar tercihiniz değilse, Büyükada’nın ağaçlarla süslenmiş sessiz sokaklarına dalabilirsiniz.  Bu sokaklar, onlarca ‘dilsiz’ aşka ev sahipliği yapan sokaklardır. Gözlerden uzak, belki de hiç konuşmadan, yalnızca iç sesinizi dinleyerek hatıra defterinize eklediğiniz o anların tek şahidi, o sokakların daimi sahibi olan kedilerdir… Ve hiçbir “Adalı” kedi sizden kaçmaz. Oldukça misafirperver tavırları vardır ve size yaklaşmaktan çekinmezler. O sokaklardaki o büyülü evleri ve sahiplerini ezbere bilirler. Konuşabilseler, adres sorsanız tarif edecek bir halleri vardır.

O sessiz ve büyülü sokakların sonunda, Aya Nikola mevkiinde, Adalar Müzesi‘ni bulacaksınız. Bu kadar yaklaşmışken, ziyaret etmeden dönmemenizi öneririz. Adalar Müzesi’nde, Büyükada’nın tarihine dair birçok detaylı bilgiyi bulmanın dışında, adada yaşayan ‘ünlü’ isimlerin eşyalarını da görmek mümkün.

Yavaş yavaş akşamı etmeye başladınız…

Adanın her yerinden muazzam bir günbatımı izlemek mümkün. Günübirlik ziyaret yerine konaklamayı tercih ettiyseniz, en doğrusunu yaptığınızdan şüpheniz olmasın.

Büyükada, günün hemen her saatinde bir başka güzelliğini sunma konusunda oldukça cömert. Adanın, iskele tarafında, kordon diyebileceğimiz bölgede irili ufaklı birçok işletme mevcut. Bu mekanların oldukça geniş yelpazeye sahip menüleri var ve fiyatlar uçuk değil.

Ancak bizim burada özellikle tavsiye edeceğimiz bir yer var; Prinkipo.

Sahibi, Ahmet Tanrıvedi… Nam-ı diğer Fıstık Ahmet.

Büyükada’da gece denince akla ilk gelen yer Prinkipo… Ve Fıstık Ahmet’in meyhane kültürü için söylediği bir söz var…

Diyor ki; “İstanbul meyhanelerinde ne işi var şalgamın, acılı ezmenin? İstanbul meyhanesinde ançuez olur, lakerda olur. Yemek yemek için gelinmez meyhaneye. Mezeler küçük olur… Asıl meze sohbettir.”

Büyükada’da onlarca anı barındıran daha birçok mekan var aslında… Onlarca hikayeyi omuzlayan koca köşkler, bahçeler, sokaklar, manastırlar. Bu sayfaya sığdırabildiğimizden çok daha fazlası yani… Bu sebeple gidin, kendi gözlerinizle görün.

Bu satırlara son verirken belirtelim; Büyükada Saat Kulesi’nin çevresinde sıklıkla görebileceğiniz müzisyenler olacaktır. Geçerken, soluklanmak için bir durun ve onlara da kulak verin. Zaten yanlarından zor ayrılacaksınız.


[There are no radio stations in the database]