Zoru

Tarih: 25 Şubat 2017

“Sana ‘gitme’ demeyeceğim;

Ama gitme, Lavinia..

Adını gizleyeceğim,

Sen de bilme Lavinia.”

(1957)

Ya da;

“Geleceğim, bekle” dedi, gitti.

Ben beklemedim;

O da gelmedi.

Ölüm gibi bir şey oldu

Ama kimse ölmedi..

Ne kadar da zihnimize konuşlanmış dizeler, değil mi? Sesler, hisler, vurgular… Peki ama kim, kimler? İşte bu; tam da bulutun maharetini yağmura yazmak gibi. Senelerce, binlerce kez başka başka duygularla dinlenmiş, söylenmiş bu şarkıları yaşamımızın bir yerine, bir dönemine bırakan esas adam kim?

Ben söyleyeyim mi?

“Benim söylemek için çırpındığım gecelerde, siz yoktunuz.” diyerek kalbine vefasızlık değmiş kimselerin nihayet kendi yalnızlığıyla barıştığında, saatlerce susmadan anlatsa böylesine ifade edemeyeceğine inandığım; aşka, dostluğa, varlığın hissedilebilir yokluğuna sitemini yedi kelimeyle eksiksiz özetleyen adam,

“Çocukluklar, çocuklardan azdır.” dediğinde yüreğime bıraktığı acıyı taşınmaz kılan, şiirin başında bir aşkın tek taraflılığının çaresizliğini yüzüme vururken, daha sonuna gelmeden hüznümü umuda çeviren, sanki kendi dilimden “Bir seviyi anlamak; bir yaşam harcamaktır. Harcayacaksın.” derken gönlümü feraha erdiren, o ana yüklendiğim küskünlüğüme teselli olan, adından ve şiirlerinden başka hiçbir şeyini bilmediğim adam; Özdemir Asaf.

**

Zamanın bazı yerlerinde, birileri, hissettiklerinizi ve hatta söylemeyi planladıklarınızı sizden belki yarım asır evvel öyle bir deyiveriyor ki; size söyleyecek hiçbir şey bırakmıyor. İşte o zaman ben de diyorum ki; “uğruna her şeyi yapabileceğinize inandığınız o insanın, karşınızda oturup sizi size anlatırken kurduğu cümlelerle, neredeyse sizi bile yalan olduğuna inandıracakları o duyguların yeryüzünde mutlak bir gerçekliği var.” İnanıyorum da buna.

Evreni gerçek kılan insanları ve duyguların anlamını en iyi okumuşlardan biri olmakla yetinmeyip bunu nesillere aktaran güzel adam.

**

Hani insanız ya, hep her şeyin güzelini diliyoruz. Güzelken biraz daha güzelini, yokken zaten güzelliği, ya da yalnızca kendimize güzel tek bir şeyi… Kendimize, sevdiklerimize… Ve her gün, bir önceki günden daha iyi biri olmak için çaba sarf eden insanları öncelikli alarak; ben, sen ya da o, gece başımızı yastığa koyup kendimizle kendimizin yaptığı o muhakemenin hakkını verebiliyor muyuz? Ama dürüstçe… Güzeli hak edecek kadar güzel miyiz, iyiyi hak edecek kadar iyi mi? Bir de bunu onlara da söyleyebilecek kadar cesur? O galiba cesur da:

Ç.

Ben uyurken

Duvarıma tırmandın,

Güllerimi yoldun.

Ve bütün şikayetin

Sen uyurken

Bahçene girenlerden.

**

Kendi muhakememden kendime kalanın; “hep en iyisini dileyerek ama; dengime de razı gelme” olmasına sebep, ilk okuduğum andan itibaren unuttukça kendime hatırlattığım ve nihayet ezber ettiğim o soru, ve sorunun adı ZORU;

“Bir gün,

herkes kendi bahçesine, derlerse

Hazır mısınız?”

**

O YOLDA

“Kimler kimler yoktu bizim kervanda, Birer birer indi hepsi bir handa. Savurduk sap saman biz bu harmanda, Bir gidiş yoluydu, dönüyor çıktı.”

diye de veda ederken, naçizane eklemek isterim; kaybetmeyi kabul etmek, bunu sindirmek biraz zor oluyor elbet, kabul. Fakat kaybetmişsek ama birini, ama bir sevgiyi, ama birinin gözümüzdeki değerini, bu kaybetmektir. Niçin bunun telafisine izin vermiyoruz? Herkesin doğduğu yerde ölmediği gibi, her hatanın telafisini de hatadan doğurmak zorunda değiliz ki…

@1denfazla2denaz


[There are no radio stations in the database]